7 Mayıs 2026 Perşembe

Türkiye’de genel grevin antiemperyalist karakteri

Türkiye’de 1908-1912, 1919-1922 ve 1967-1970 dönemlerinde kitlesel işçi eylemliliği süreci ve genel grev gerçekleşmiştir. İşçi sınıfının örgütlenme hakkı ile ekonomik ve siyasal talepler için kitlesel eylemlilik süreci içinde yer aldığı bu dönemlerde işçi sınıfı siyasetinin yükselişe geçtiği görülmektedir. İşçi sınıfının hak mücadelesinin yükseldiği bu üç dönemin ortak özelliğini, yabancı kapitalistler ve onların işbirlikçisi yerli burjuvaziye karşıtlık içeren politikalarla birlikteliği oluşturmuştur. Türkiye’de genel grevin ortaya çıktığı her üç dönemde de kitle hareketinin temel karakteristiğini anti-emperyalist siyasal söylemin oluşturduğu söylenebilir.

Türkiye’de genel grevin ortaya çıktığı dönemlerde kitle hareketinin temel karakteristiğini antiemperyalist siyasal söylemin oluşturduğu söylenebilir

1908 grevleri
Türkiye’de genel grev süreci ilk olarak 1908-1913 yılları arasındaki dönemde ortaya çıktı. 1908 grevleri olarak bilinen ve 2. Meşrutiyet’in ilanı sonrasında ortaya çıkan grev dalgası özünde anti-emperyalist karakterdeydi. Şeymuz Güzel’in 1908 grevlerine ilişkin olarak belirttiği gibi yabancı sermayenin elinde, geleneksel toplumsal güvencelerden yoksun ve çok ciddi boyutlarda sömürülen Osmanlı işçisinin, “Hürriyet”in ilanını izleyen günlerdeki tepkisi muhteşemdi. (1) Bu dönemdeki genel grevin anti-emperyalist karakterde olmasının belirleyenlerinden birini ülkenin içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal koşullar (nesnel koşullar) oluşturmuştu.

Osmanlı Devleti’nde 1870 - 1908 döneminin genel mali ve ekonomik durumunu belirleyen ana çizgiler mali iflas, dış borçlar, ticaret hayatının, bütün yatırımların ve genel olarak ekonomik hayatın tümüyle emperyalist ülkelerin eline geçmesiydi. (2) Bu dönemde Osmanlı baştan başa hemen hemen tümü yabancı sermayenin elinde bulunan şirketler, bankalar ve ticarethanelerle kaplanmıştı. (Agy, s:121) İşçiler bir sınıf niteliği kazanmaya başladıkları ve hareketlere giriştikleri 1870'lerden sonra, büyük çoğunluğuyla yabancı sermayenin elindeki işyerlerinde çalışmaktaydılar. (Agy s:298)

Osmanlı'da 20.yüzyılın başlangıcında var olan baskıcı siyasal ortam, toplumsal koşullara yönelik olarak sosyal ve ekonomik karşı çıkışların ortaya çıkmasına engel oluşturmadı. Oya Sencer’in de belirttiği gibi 1908 -1923 arası dönemde büyük çoğunluğu yabancı sermayenin işyerlerinde çalışan işçilerin yaptıkları her hareket, giriştikleri her eylem bilinçsiz de olsa, yapısı gereği sömürücü yabancıya karşı olma özelliği göstermekteydi. 1908 grevlerinin peşinden acele çıkartılan Tatil-i Eşgal Kanunu da Osmanlı’da elde ettiği çeşitli imtiyazlarla işletmecilik yapan yabancı sermayenin baskısının bir ürünüydü. (Agy, s:299) Alparslan Işıklı Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde Batılı kapitalistlerin ülkenin başlıca işvereni durumuna geldiğini belirtmekte; 1908'de çıkarılan Tatil-i Eşgal Kanunu'nun Alman kapitalist çevrelerinin taleplerinin ve zamanın iktisad nazırının Alman asıllı müşaviri Kont Ostrog'un telkinlerinin sonucu olarak çıkarıldığı bilgisine dikkat çekmektedir. (3) Tatil-i Eşgal Kanunu hükümetten ruhsat veya imtiyaz almak suretiyle demiryolu, tramvay, liman işleri ve genel aydınlatma gibi kamuya yönelik hizmetleri sunan işletmelerdeki işçileri kapsamaktaydı. Tatil-i Eşgal Kanunu ile demiryolu, tramvay, liman ve aydınlatma gibi kamu hizmeti veren işkollarında grev yasaklanmış ve uyuşmazlıklar için uzlaşma heyetlerine gidilmesi öngörülmüştü.

1908 grevlerinin yaşandığı dönemin bir diğer özelliği ülkede anti-emperyalizmin filizlenmeye başlamasıdır. Siyasal eleştiri ve muhalefetin temsilciliğini yapan Jön Türkler ve İttihat ve Terakki'ciler, yazı ve konuşmalarında ekonomik eleştirilere yer vermekteydiler. Özellikle Avrupa'da çıkan Jön Türk dergi ve gazetelerinde, emperyalizme karşı yazılar yer almaktaydı. 1880'de İstanbul'da çıkmaya başlayan Fransızca Osmanlı gazetesinde anti-emperyalist fikirlere ve bu tutumu benimsemeyen diğer İstanbul gazetelerinin eleştirisine de yer verilmekteydi. (Agy, s: 122) Osmanlı’da gözüken anti-emperyalizm temasının bir özelliğini de, işçi sorunlarıyla birlikte ele alınması oluşturmaktaydı. (4)

1918-1922 grevleri
Anti-emperyalist karakterde olma durumu 1918-1922 yılları arasındaki yükselen işçi sınıfı hareketi ve bu dönemdeki genel grev süreci için de geçerlidir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında işgal altındaki İstanbul'da yeni sendikalar kurulmuştu. Bu sendikalar özellikle işgal yıllarında demiryollarında, kent kara ve deniz taşımacılığında ciddi grevler gerçekleştirerek Kurtuluş Savaşına destek verdiler. Aydoğanoğlu’nun da belirttiği gibi işgal yıllarında yapılan hemen hemen bütün grevler aynı zamanda anti-emperyalist bir karakter taşımaktaydı. (5)

1918-1922 yılları arasında yürütülen işçi mücadeleleri arasında yer alan İstanbul tramvay işçileri grevi ve gösterileri siyasal nitelikteydi. Tramvay işçilerinden başka Şirketi-i Hayriye, Haliç, Seyfi Sefain, şimendifer, havagazı işçileri, devamlı olarak zam talebinde bulunmuşlar, grevler yoğunlaşmış ve İstanbul basınında genel grevden söz edilmeye başlanmıştır. Bu dönemde gerçekleşen Şark Demiryolları işçilerinin başlattığı grevin bağımsızlık isteğini yansıttığının çok açık olduğu belirtilmektedir. Bu grevi yöneten Demiryolu Amele Cemiyetinin bazı ekonomik talepleri ileri sürmekle kalmadığı, Ermeni komitelerine zorla para toplanmasına ve bazı yabancı memurların, Türk işçilerinin gurur ve haysiyetini yaralayıcı davranışlarına da karşı çıktıkları belirtilmektedir. (Işıklı, s:312)

1967-1970 grevleri ve 15-16 Haziran
Türkiye tarihinde anti-emperyalist karakterdeki kitle grevi/genel grev sürecinin işçi sınıfı siyasetinin yükselişe geçtiği üçüncü dönemi ise 1967-1970 dönemi oluşturmuştur. Bu dönemde  Kavel, Derby, Sungurlar, Demirdöküm, Singer gibi fabrikalarda yapılan eylemlerle işçiler, bağımsız bir sendika çatısı altında (DİSK) sendikalaşma talebiyle üretimi durdurup işyerlerini işgal ettiler. Bu eylemlik sürecinin devamı şeklinde ortaya çıkan 15-16 Haziran direnişinin de Türkiye'de genel grevin anti-emperyalist içeriğine ilişkin çok sayıda bulguyu ortaya koyduğu görülmektedir.

DİSK Başkanı Kemal Türkler, 16 Şubat 1969'da düzenlenen emperyalizme karşı işçi yürüyüşüne yönelik gerici saldırı sonrasında yaptığı açıklamada şöyle demekteydi: 'Türk işçi sınıfının ve diğer sınıfların mutluluğu, ancak ülkemizin sömürüden, yabancılardan ve yabancı uşaklarından arınması ile mümkün olacaktır.'(6) Kemal Türkler 14 Haziran 1970'te DİSK işyeri temsilcileri toplantısında işçilerin genel greve çıkması konusunda ise şöyle konuşacaktı: 'DİSK'i neden kurmuştuk? Çünkü Türk-İş ve işçi sınıfının en yüksek örgüt noktasındaki kişiler, Amerikan dolarlarına satılmış bir sarı şebeke haline gelmişti.' (Agy, s:278)

1967-1970 döneminde yükselen işçi hareketinin anti-emperyalist karakterine Rıza Kuas’ın konuşmalarında da yer verilmiştir. DİSK'in kurucularından olan ve TİP milletvekili Rıza Kuas 2 Haziran 1968 Kısmi Senato ve Mahalli İdareler Seçimlerinde TİP adına yaptığı ve Lastik-İş tarafından yayınlanan radyo konuşmasında şöyle sesleniyordu: 'Bugünkü Hükümet Grev ve Sendikalar Kanunu işçi hakları aleyhinde değiştirmek, kıdem ve ihbar tazminatını kaldırmak hazırlıkları içerisindedir. Amerikan dolarlarıyla beslenen işbirlikçi sendikacılar, Hükümetin bu çirkin gayretleri karşısında hiçbir direniş göstermiyorlar' (Aydın, s:234)

1960 yıllarda işçi sınıfı mücadelesini anti-emperyalist karakterine yapılan vurgunun sadece sendika yöneticilerinin görüşleriyle sınırlı kalmadığı görülmektedir. İşyeri temsilcilerinin değerlendirmelerinde de dönemin işçi mücadelesinin anti-emperyalist karakterine vurgu yapılmaktaydı. DİSK’in aldığı karar çerçevesinde Maden-İş'in örgütlü olduğu işyerlerinden işyeri baştemsilciliklerinin Cumhurbaşkanı, Milli Güvenlik Kurulu, Başbakan ile Meclis ve Senato'daki siyasi gruplara çekilen telgrafta şöyle deniyordu: 'Sınıfsal ve anayasal haklarımızın savaş bilincinde olan işçiler olarak, bizi patronlara ve Amerikancı sarı sendikalara köle yapacak yasalara karşı anayasal direnme hakkımızı mutlaka kullanacağız.' (Agy,s:262) Benzer şekilde DİSK’in sendikal mücadelesini hedef alan yasal düzenlemelerin tartışıldığı dönemde DİSK uyarı heyeti tarafından DİSK Ankara Bölge Temsilciliğinde yapılan açıklamada da emperyalizm karşıtlığına yer verilmiştir. Bu açıklamada DİSK'in neden kapatılmak istendiği konusunda şunlar söylenmekteydi: 'Bizi hedef seçmeleri, dış ticareti, bankacılığı, sigortacılığı devletleştirecek, vurguna, soyguna son verilecektir dediğimiz içindir. Bizi susturmaya kalkmaları, memleketin bütün doğal kaynakları, yabancıların ve yerli işbirlikçilerin ipoteğinden kurtarılacaktır dediğimiz' içindir. (Aydın, s:260)

12 Eylül 1980'den sonra
1967-1970 döneminde yükselen işçi sınıfı siyasetinin anti-emperyasit karakteri işçi sınıfı temsilcilerinin yanı sıra burjuvazinin temsilcileri tarafından yapılan değerlendirmelere de yansımıştır. 15-16 Haziran eylemleri sonrasında dönemin Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç’ın, 'Sosyal gelişme ekonomik gelişmeyi aştı' şeklindeki değerlendirmesi (Agy, s:901) Amerikan’ın rehberliğine kapitalist yoldan kalkınma modelini benimsemiş bir ülkede işçi sınıfı ve emekçilerin haklarının savunulmasının sınırlarını ortaya koymaktadır. Benzer şekilde 12 Eylül 1980 sonrasında Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreterliği tarafından yayınlanan 12 Eylül Öncesi ve Sonrası başlıklı kitapta da 15-16 Haziran eylemlerinin, hürriyetlerin kötüye kullanılması yoluyla 12 Eylül'e yol açan dehşet verici hadiselerden biri olarak değerlendirilmesi dikkat çekicidir. (Agy, s: 781) Emperyalist ülkelerin desteklediği bir müdahale olan 12 Eylül darbesinin sonrasında Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreterliği tarafından 15-16 Haziran direnişine yönelik olan yapılan bu değerlendirme 15-16 Haziran direnişin anti-emperyalist karakterinden duyulmuş olan endişeden kaynaklanıyor olsa gerekir.

12 Eylül Müdahalesiyle 15-16 Haziran eylemleri ile yükselen işçi sınıfı mücadelesini hedeflenmiş olması sonucunu darbe sonrası kurulan hükümetin uygulamaları üzerinden de izlemek olanaklıdır. 2 Eylül'ün hemen ardından Milli Güvenlik Kurulu'nun 3 nolu kararı ve 15 nolu bildirgesi ile grevler yasaklanmış; 3 nolu bildirgeden birkaç gün sonra yayınlanan 7 nolu bildirgeyle de DİSK'in faaliyetleri askıya alınarak mal varlığına el konulmuştur. Bu gelişmeler yaşanırken ortaya çıkan bir diğer gelişme 12 Eylül sonrası kurulan hükümette Türk-İş genel sekreteri Sadık Şide'nin Sosyal Güvenlik Bakanı olarak görev almasıdır. (Işıklı, s:312) Sendikal alanda işçi sınıfının haklarında ortaya çıkan kayıpları kalıcılaştıran bu gelişmelerin yaşanmasında siyasal örgütlenme alanındaki geri çekilmenin de etkili rolü olduğu görülmektedir. 1990'lı yıllardan bu yana işçi sınıfının sendikal ve siyasal örgütlenmesinin ideolojik düzeyde Marksizmden uzaklaşarak anarkosendikalizme yöneldiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Kaynaklar:
1. Şeymuz Güzel. İşçi tarihine bakmak. Genişletilmiş ikinci baskı, 2020, s:23.
2. Oya Sencer. Türkiye’de işçi sınıfı, doğuşu ve yapısı. Habora Kitabevi, 1969, s:118.
3. Alparslan Işıklı. Sendikacılık ve Siyaset, İmge Kitabevi, 4.baskı, 1990, s:311.
4. Şerif Mardin: Jön Türklerin Siyasi Fikirleri, s: 108.
5. Erkan Aydoğanoğlu. Dünya'da ve Türkiye'de Sendika Siyaset ilişkisi. Kültür Sanat Sen, 2011, s:72.
6. Zafer Aydın. İşçilerin Haziranı, 15-16 Haziran 1970, Ayrıntı yayınları, 2020, s: 36.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder